
Beynimi yırtmışım
İçinden tomurcuklar yeşermiş
Rengârenk çiçekler, gizli yaralar
Kederli anılar, dehşetli özlemler
Tam isyanın göbeğinde bir aşk filizlenmiş
Kıskançlık hançerleri, mis kokulu sözler
Düşüncelerinin ardından yağmurun kokusunu işittim
Sanki sesini gördüm sandım
.
.
.
Anılarım meyve dökmüş
Göklerin ateşi beni yutmuş
Aynalara yalan söyledim bir gece
“Belki rüyanda beni görürsün” diye
Sabah yeline karışmış
Bir karahindiba intihar etmiş
Aynalar sana yalan söylemiş
Güneş altınlarını toprağa saklamış
Kırılgan bir camın önünde
Kendi yüzünü çiziyordun incelikle
Var olmayana gülümsüyordun
İçindeki keder, kristal yüzünü çatlatmasın diye
.
.
.
Gözlerin gökyüzünden ağlamayı öğrenmişti
Odanda bulutun gözyaşı çağlıyordu
Gökyüzü sokakların hüznünü süpürüyordu
Ve bir adam düşüncelerindeki acıyı tüttürüyordu
Nefesim odanın balık kasesinde boğuluyordu
Kırmızı-sarı-turuncu kalbinse
Aşkın berraklığında rengini soluyordu
Yavaş yavaş soğuyordu hayal yıldızların
Yalnızlığının keder dağı sis basmıştı
Ve odan gökyüzü gibi gri olmuştu
.
.
.
Gökyüzü kendi kendini kesmekten solmuştu
İsyankâr şehir tenin gibi bembeyaz kesilmişti
Duygum kış olmuş, baş göstermişti
Donmuştu gözlerimin kara deliği
Sevda ateşiyle yanıp titriyordum
Dört mevsimin bitmeyen çilesinden usandım artık
ne zaman tükenecek bu anlamsız rüya?
Belki yeniden rüzgârla birlikte uçacağım
.
.
.
İçimdeki soğuktan sonra yine tomurcuklar yeşeriyordu
Yapraklar, goncalar, serçe nağmeleri yükseliyordu
Yine sanki umut bir haberci göndermişti
Karahindiba ile rüzgar el ele dans ediyordu
Bir yıldız geceyi boyuyordu usulca
Aşk ile ölüm yine semazen gösteriyordu
Bahar, ölülerin ciğerine taze bir nefes üflüyordu
Ben bu şehire, geceye ve sana sığamadım ama
Gözlerinin kokusuna, sesinin dokunuşuna ve aşkının tadından,
Zülfünün sokaklarında kendimi kaybettim
Ve yine hayali odanın dört köşesinde senle ben yeşermeye başlıyorduk…

